Meltem ile erkek kardeşi, çocuk odasındaki tül perdenin arkasına saklanmış, cama yaslanmış hâlde sessizce dışarıyı izliyor ve gözyaşlarını tutamıyordu. Onlar için tül perde yalnızca ince bir kumaş değildi, görünmez olduklarını düşündükleri güvenli bir sığınaktı. İçeridekiler onları görmüyor, dışarıdakiler ise fark etmiyordu.
Meltem on dört, kardeşi ise on bir yaşındaydı. Kardeşi yumuşak huylu, paylaşmayı seven, sevgi dolu bir çocuktu. Kendisine alınan bir şeyi eve gelir gelmez, “Ablacığım, bunun yarısını sana ayırdım.” derdi.
Harçlıklarını biriktirir, “sana marketten bir şey alayım mı?“ diye sorardı. Sevdiklerini mutlu etmek için parasını harcamaktan büyük mutluluk duyardı. Ablasına da çok düşkündü.
Meltem ise daha sakin, çalışkan, soğukkanlı ve duygularını kolay belli etmeyen bir yapıya sahipti. Kardeşine çoğu zaman bir anne şefkatiyle yaklaşır; “onu ye, bunu giy, böyle yapman daha doğru” diye öğütler verirdi. O da kardeşine en az onun kendisine bağlı olduğu kadar düşkündü.
Anne ve babaları, çocuklarına iyi bir gelecek hazırlayabilmek için sürekli çalışıyordu. Bu yüzden kardeşler, farkında olmadan birbirlerini büyütmüşlerdi.
Çocuklar Anne ve Baba Tartışmalarından Nasıl Etkilenir?
Meltem, sakin karakterine rağmen o gün anne ve babasının yükselen seslerine daha fazla dayanamadı. İçine attığı bütün duygular gözyaşlarına dönüştü. Camdan dışarı bakarken içinden, “koskoca dünyada herkesin annesiyle babası ne güzel geçinirken benim annemle babam neden sürekli kavga ediyor?” diye geçiriyordu.
Ablasının sessizce ağladığını gören kardeşi de onun üzüntüsüne dayanamadı ve gözyaşlarına engel olamadı.
İki kardeş sessizce dışarıyı izlerken tül perde yalnızca onları gizliyor, içeriden yükselen sesleri ise engelleyemiyordu.
Annesi yine kırgınlığını dile getiriyordu.
“Sen sadece kendi ailene değer veriyorsun. Onlara bir şey olduğunda hemen koşuyorsun ama benim ailem söz konusu olunca hiçbir şey yapmak istemiyorsun. Geçen annemi doktora götürdün ama bütün yol boyunca söylenip durdun.”
Meltem, bu tartışmaların hiç bitmeyeceğini düşünüyordu. Fakat zihnini asıl meşgul eden başka bir soruydu:
“Senin ailen, benim ailem… Bunlar ne demek? İnsan evlenince tek bir aile olmuyor mu?”
Yaşı gereği bunun cevabını bilmiyordu. Bildiği tek şey, bu bitmek bilmeyen tartışmaların evlerinin huzurunu alıp götürdüğü ve herkesi derinden yaraladığıydı.
Çocuklukta Verilen Bir Söz Bazen Bir Hayatı Değiştirir
O gün kendi kendine sessizce söz verdi.
“Ben büyüyünce böyle olmayacağım. Eğer bir gün evlenirsem eşime hiçbir zaman ‘senin ailen’ demeyeceğim. ‘Ailemiz.’ diyeceğim. Çocuklarıma da bu acıyı yaşatmayacağım.”
Yıllar geçti…
Meltem, insan kaynakları uzmanı olarak çalıştığı iş yerinde Ahmet ile tanıştı ve evlendi. Çocukken tül perdenin arkasında verdiği sözü ise hiç unutmadı.

Evlilikte “Senin Ailen” Yerine “Ailemiz” Diyebilmek
Ahmet’in ailesiyle ilgili bir konu olduğunda hiçbir zaman “senin ailen” diyerek konuşmadı. Evet, onlar kendi anne ve babası değildi; ama çok sevdiği eşinin anne ve babasıydı. Üstelik her anne babanın, istisnalar dışında, evladından ilgi ve vefa beklemesi son derece doğaldı. Kim bilir, Ahmet’in bugünlere gelebilmesi için ne fedakârlıklar yapmışlardı?
Bu düşünceyle Meltem, eşini ailesiyle olan ilişkilerinde her zaman destekledi. Hastalıkta, zor zamanlarda ya da herhangi bir ihtiyaç anında yanında olmasını teşvik etti. Gerektiğinde kendisi de aynı sorumluluğu paylaşmaya çalıştı.
Meltem’in bu yaklaşımı karşılıksız kalmadı.
Zamanla Ahmet de Meltem’in ailesine aynı sevgi ve özeni göstermeye başladı.
Bir gün Meltem’in annesine:
“Anneciğim, dışarısı serin. Üşütmeyin, isterseniz yeleğinizi giyin.” dedi.
Meltem bu sözleri duyduğunda içini tarifsiz bir huzur kapladı. Çünkü Ahmet bunu sadece eşinin annesi olduğu için değil, gerçekten kendi annesi gibi gördüğü için söylemişti.
Çocukken tül perdenin arkasında verdiği o küçücük karar, yıllar sonra evliliğinin en büyük huzur kaynaklarından biri olmuştu.
Geçmişin Yaralarını Tekrarlamamak Mümkün mü?
O gün Meltem önemli bir gerçeği fark etti.
Çocukluğunda yaşadığı acı, aslında ona hayatının en değerli derslerinden birini vermişti. Anne ve babası aynı konuyu yıllarca tartışmış, yalnızca kendilerini değil çocuklarını da yıpratmışlardı. O ise aynı acıyı öfkeye değil farkındalığa dönüştürmüştü. Geçmişi tekrar etmek yerine geleceğini bilinçli bir seçimle inşa etmişti.
Farkındalık Hayatımızı Şekillendiren En Güçlü Seçimlerden Biridir
İşte o zaman bir kez daha anladı ki insanın hayatını şekillendiren, yaşadığı olaylardan çok o olaylara verdiği tepkidir. Asıl önemli olan, yaşadıklarımızdan hangi dersi çıkardığımız ve o dersle nasıl bir hayat kurduğumuzdur.
Bazen bir çocuğun gözyaşları, bir ömür boyu sürecek doğru kararların başlangıcı olabilir.
Belki de gerçek farkındalık, yaşadığımız acıları başkalarına miras bırakmamakta saklıdır. Çünkü hayatımızı değiştiren şey başımıza gelenler değil, onlara nasıl karşılık verdiğimizdir.