Masanın üzerine çiçek desenli peçetelerini koydu. Sarmaların üzerindeki limon dilimleri eksikti; onları tamamladı ve yanına mis gibi kokan böreklerini yerleştirdi. Her ay yaptıkları altın günü buluşması için hazırlık yapıyordu. Bu ay sıra ondaydı ve arkadaşlarını en güzel şekilde karşılamak istiyordu.
Uzaktan sofrasına baktı. Her şey çok güzel görünüyordu. Tam oturacaktı ki bir anda hatırladı: Çayı koymayı neredeyse unutuyordu. Mutfağa doğru koştururken oğlu paçasına yapıştı:
“Çizgi film istiyorum!”
Oğlu Mete henüz beş yaşındaydı. Evin tek çocuğuydu. Anne ve babası ne isterse yapıyor, ona “hayır” demiyor ya da diyemiyordu. Yine öyle anlardan biriydi. Zehra, hemen telefondan bir çizgi film açtı. Böylece biraz rahatlayabilecekti.
Kapatılamayan Ekran
Çayını demleyip misafir terliklerini kapının önüne yerleştirdikten sonra her şeyin hazır olduğunu düşündü ve derin bir “oh” çekti. O sırada odasında gözlerini kırpmadan çizgi film izleyen oğlunu fark etti.
Yanına gidip yanağına bir öpücük kondurdu:
“Benim güzel oğluşum çizgi film mi izliyormuş? Artık ekranı kapatıyoruz, hadi bakalım.”
Dedi ama kıyamet koptu. Mete, ekran elinden her alındığında yaptığı gibi kendini yere atıp ağlamaya başladı. Misafirlerin gelmesine de az kalmıştı. Zehra çaresizce telefonu tekrar eline verdi.
“Beş dakika sonra alacağım ama bak, tamam mı? Üzmeyeceksin beni, anlaştık mı?”
Süre vermiş miydi, yoksa bir pazarlık mı yapmış mıydı, o da emin değildi. Kendini sürekli açıklama yaparken, hatta zaman zaman yalvarırken buluyordu. Ama şimdi bunları düşünmenin sırası değildi. Kahve fincanlarını hazırlamalıydı.
Netlik
Nihayet misafirler gelmeye başladı. Gelenler arasında Aysel de vardı. Onun da Mete ile yaşıt bir oğlu vardı. Zehra, belki Mete odasından çıkar ve birlikte oynarlar diye umutlandı.
Ama Mete, kimsenin geldiğini fark etmedi bile.

Aysel’in oğlu hareketliydi ama etrafa zarar vermeden kendi kendine oynuyordu. Zehra, evdeki sesten rahatsız olduğu için onu Mete’nin yanına almak istedi:
“Aysel’cim istersen oğlanı Mete’nin odasına alayım. Birlikte bir şeyler izlerler. Hem biz de rahat konuşuruz.”
Çocuk “izlemek” kelimesini duyar duymaz annesine baktı:
“Anne ne olur…”
Sözünü bitiremeden Aysel net bir şekilde konuştu:
“Hadi sen annene bir bardak su getir.”
Konu kapanmıştı.
O kadar netti ki çocuk ikinci kez ısrar etmeye cesaret edemedi. Sessizce mutfağa yöneldi.
Çocuk gittikten sonra Aysel, Zehra’ya dönerek şöyle dedi:
“Bizim evde ekran her zaman yasak. Bir kere verirsen, sonra almak çok zor oluyor.”
Zehra başını salladı ama içten içe düşünmeye başlamıştı.
Kıyaslama
Herkes çayını içerken Zehra, sessizce kendini Aysel ile kıyaslamaya başladı.
Aysel’in tavırları net ama sakindi. Sesi yükselmiyor, ama söylediği şeyin sonundaki noktayı hissettiriyordu.
Hatta yemek yeme şekli bile düzenliydi. Bir lokma alıyor, çatalı bırakıyor, yutuyor, çayını yudumluyor, sonra tekrar çatalı alıyordu.
“Bir insan bu kadar mı tutarlı olur?” diye düşündü.
Sonra kendine baktı.
Kendi davranışları dalgalıydı.
Bazen kurallar koyuyor, bazen keyfi yerindeyken görmezden geliyordu.
Bazen “yapma” dediğini kendisi gizlice yapıyordu.
Bazen çok sabırlı, bazen en küçük şeyde öfkeleniyordu.
Bazen ekran yasak, bazen “idare etsin” diye serbestti.
Çocuğuna karşı net değildi.
“Ben neden Aysel gibi olamıyorum?” diye düşündü.
“Acaba mizacım mı uygun değil?”
Yıllarca kendini böyle teselli etmişti. Ama bugün gerçeği fark etti:
Sorun mizacı değil, tutarsızlığıydı.
Bağ kurma
Zehra ve Aysel’de olduğu gibi, bizim tutarlı ya da tutarsız davranışlarımız ilişkilerimizi doğrudan etkiler.
Tutarlılık; güven oluşturur, sınırları netleştirir ve ilişkileri sağlamlaştırır.
Doğanın insana güven vermesinin nedeni de budur. Kış herkese gelir. Fırtına kimseyi es geçmez.
Hayatın, tutarlı olduğu bir düzende, dünden daha iyi olmak istiyor muyuz?
O halde bizde ilişkilerimizde tutarlı olmalıyız.
Çünkü tutarlılık varsa güven vardır.
Güven varsa bağ vardır.
Acaba çocuğumuzun ihtiyacı güvenle oluşan bir bağ mı?
Yoksa anlık keyif veren parlak ışıklı ekran mı?